Karadeniz’e Gidiş: İçimde Taşınan Eksiklikle Başlayan Yol
Herkese merhaba! Bu yazımızda “Karadeniz’in özelliği nedir” hakkında bilinmesi gereken önemli noktaları ele alıyoruz.
Kayseri’de sabahlar çoğu zaman sert olur. Kuruyan hava, bozkırın yüzüme çarpan soğukluğu ve şehirle aramda kurduğum mesafe… Sanki her şey biraz eksik gibidir burada. O sabah da öyle uyandım. Pencereden baktığımda gri bir gökyüzü vardı ama bu gri, Karadeniz’in gri yağmuru gibi değildi; daha çok suskun, daha çok hareketsizdi.
Defterime uzun zamandır yazmamıştım. Kalem elimde dönüp duruyordu ama cümleler içimden çıkmıyordu. Bir süredir her şey anlamsız geliyordu. Arkadaşlarımın planları, iş konuşmaları, günlük telaşlar… Hepsi bir duvar gibi üstüme kapanıyordu. O gün bir karar verdim: gitmek. Nereye olursa olsun değil, özellikle Karadeniz’e.
Çünkü Karadeniz’in özelliği nedir diye sorsalar, o an tek cevabım “insanın içini yerinden oynatmasıdır” olurdu. Bunu hiç görmemiş biri olarak bile hissediyordum.
Yolun Başında: İçimdeki Boşluğu Taşıyarak
Otobüs Kayseri’den ayrılırken içimde garip bir hafiflik vardı. Sanki kaçıyordum ama aynı zamanda bir şeyin peşindeydim. Yan koltukta uyuyan insanlar, camdan dışarıya bakan gözler, herkesin kendi sessiz hikâyesi…
Yol uzadıkça içimdeki düşünceler de uzadı. “Gerçekten iyi olacak mı?” diye defalarca sordum kendime. Cevap bulamadım.
Yolda içimden geçen en net şey şuydu: Karadeniz’e varınca her şey değişecek.
Ama ne değişeceğini bilmiyordum. Belki ben değişecektim. Belki de sadece içimde sakladığım ağırlık başka bir renge dönüşecekti.
Karadeniz’in İlk Nefesi: Yağmurla Tanışmak
Sabah erken saatlerde Trabzon’a vardım. Otobüs kapısı açıldığı anda yüzüme çarpan hava, Kayseri’de alıştığım her şeyden farklıydı. Nem vardı, toprak kokusu vardı, bir de sürekli var olan bir yağmur ihtimali…
İlk damla alnıma düştüğünde durdum. İnsan bazen küçük şeyleri abartır ya, işte o an ben o küçük damlayı büyüttüm içimde. Sanki yıllardır kurak bir yerde yaşamışım da ilk kez suya dokunmuşum gibi hissettim.
O an Karadeniz’in özelliği nedir diye düşünmeden edemedim. Cevaplar bir anda gelmedi ama hisler geldi: canlılık, değişkenlik ve hiç durmayan bir hareket.
Yağmur bazen ince ince yağıyor, bazen aniden hızlanıyordu. Sanki gökyüzü bile burada sabit kalamıyordu.
Yaylaya Çıkış: Sessizliğin İçindeki Gürültü
Ertesi gün bir minibüsle yaylaya çıktım. Yol daraldıkça içimdeki düşünceler de daraldı. Ama manzara genişledikçe içimde bir şeyler açıldı.
Yaylaya vardığımızda ilk hissettiğim şey sessizlikti. Ama bu sessizlik boş bir sessizlik değildi. Kuş sesleri, uzaktan gelen su sesi, rüzgârın ağaçlara çarpması… Hepsi bir aradaydı.
Bir bankta oturdum. Defterimi açtım ama yazamadım. Çünkü o an yazmak, yaşadığım şeyin yanında çok küçük kalıyordu.
İşte o anda Karadeniz’in özelliği nedir sorusu zihnimde daha net bir anlam kazanmaya başladı. Burada doğa sadece arka plan değildi. Doğa, hayatın kendisiydi.
Ve ben bunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordum.
İnsanlar ve Çay: Küçük Sohbetlerin Büyük Sıcaklığı
Köyde yaşlı bir amca ile karşılaştım. Elinde çay bardağı vardı. Bana da uzattı. Hiç soru sormadan oturmamı bekledi.
Çayın sıcaklığı ellerime yayıldıkça içimdeki soğukluk biraz eridi. Konuşmaya başladık. Çok uzun konuşmalar değildi bunlar. Ama kelimelerin ağırlığı vardı.
Bana sadece şunu söyledi:
“Burada yağmur çoktur ama insanın içi kurak kalmaz.”
O cümle içimde bir yere saplandı.
O an Karadeniz’in özelliği nedir sorusuna bir cevap daha ekledim: insanı konuşmadan bile anlayabilen bir yer olması.
Çünkü burada insanlar kelimelerden çok hislerle konuşuyordu.
Denizle Karşılaşma: Hırçınlığın İçindeki Özgürlük
Bir gün sahile indim. Dalgalara baktım uzun süre. Deniz sakindi demek mümkün değildi. Sürekli hareket eden, sürekli kendini değiştiren bir yapısı vardı.
Dalgalar kayalara vurdukça içimde bir şeyler kırılıyordu sanki. Ama bu kırılma kötü değildi. Aksine hafifletici bir şeydi.
Kayseri’de deniz yoktu. Belki de bu yüzden denizi bu kadar ağır hissettim.
O an düşündüm: Karadeniz’in özelliği nedir?
Cevap artık daha netti: hırçınlıkla güzelliğin aynı bedende yaşaması.
Deniz bana şunu öğretti: bazen sakin olmak gerekmiyor. Bazen dalga olmak gerekiyor.
İçimdeki Hayal Kırıklığıyla Yüzleşme
Bu yolculuğa çıkarken bir şeylerden kaçtığımı biliyordum. Ama ne olduğunu tam olarak bilmiyordum. Burada, Karadeniz’in ortasında, o şeyle yüzleşmeye başladım.
İçimde uzun zamandır biriken hayal kırıklıkları vardı. Planlarımın istediğim gibi gitmemesi, kendimi sürekli geride hissetmem, başkalarının hayatlarına bakıp kendi hayatımı eksik görmem…
Bütün bunlar burada, bu nemli havanın içinde daha görünür hale geldi.
Bir akşam, küçük bir pansiyon odasında otururken yağmur cama vuruyordu. O ses beni rahatsız etmedi. Aksine içimdeki sessizliği doldurdu.
O gece ilk defa kendime açıkça itiraf ettim: mutsuzdum.
Ama bu itiraf yıkıcı olmadı. Aksine bir başlangıç gibi hissettirdi.
Umutla Tanışma: Yağmurun Ardındaki Işık
Ertesi sabah güneş, bulutların arasından kendini göstermeye çalışıyordu. Karadeniz’de güneş bile tam çıkmaz gibiydi ama yine de vardır.
O an dışarı çıktım. Islak toprak kokusu vardı. Ağaçlar daha yeşildi, her şey daha canlıydı.
İçimde bir şey değişmeye başladı.
Belki de Karadeniz’in özelliği nedir sorusunun en gerçek cevabı buydu: umudu gizli bir şekilde taşımak.
Burada hiçbir şey tamamen karanlık ya da tamamen aydınlık değildi. Her şey birbirine karışmıştı. Tıpkı benim içim gibi.
Son Gün: Kendime Yakınlaşma
Bunu da Okuyun: İnsanların ilk kullandığı aydınlatma aracı nedir ?
Dönüş günü geldiğinde içimde garip bir huzur vardı. Geldiğimdeki o boşluk biraz dolmuş gibiydi. Ama tamamen dolmamıştı. Belki de dolmamalıydı zaten.
Otobüse binmeden önce son kez denize baktım. Dalgalar aynıydı ama ben aynı değildim.
Karadeniz bana büyük cevaplar vermedi. Ama küçük şeyler öğretti: yağmurun sesi, çayın sıcaklığı, dalganın gücü, insanların sessiz anlayışı…
Ve en önemlisi, içimdeki eksikliğin aslında bir yol olduğunu gösterdi.
O an net bir şey düşündüm: Karadeniz’in özelliği nedir?
İnsanı değiştirmeden önce, kendisiyle yüzleştirmesidir.
Ve ben o yüzleşmeden biraz daha hafiflemiş halde geri dönüyordum.